Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

http://www.ilefarsiv.com/id/

ilef.net Anasayfa    iD Başsayfa    Denemeler

Anasayfa



iD'ye Nasıl Yazı Yollanır?
Yazı yollama Yazılarınızı PC formatlı Microsoft Word ya da düz metin dosyası olarak hazırladıktan sonra buraya klikleyip e-mail'e ek (attachment) yaparak yollayabilirsiniz. Gönderilen yazıların yayınlanma garantisi yoktur. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazıların düzenlenmesi Belli bir format tercihimiz yok; hangisini uyguluyorsanız, kurallarına uymanız yeterli. E-mail editor@id.ilef.net

"iD?" bölümündeki tüm yazılar


Erken Uyarı (!), Alınmamış Tedbir (?)

Bu yazının
Yazıcı
versiyonu
 

Derleyen: Derya Tellan
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Toplumsal ilişkilerin kendine has özellikleri, kendi dinamizmi, koşullara bağlı geçerliliği ve gerçekliği vardır. Mülkiyet biçiminin evrimine paralel olarak haberleşme, ulaştırma, taşımacılık gibi temel iletişim şekillerinden telekomünikasyon, bilişim ve ağ yönetimi (network management) gibi gündemdeki iletişim şekillerine değin bütün bir yapının dönüşüme uğradığı gözlemlenmektedir. Gereksinimler iletişimin örgütlendiği yapısal konumun, iletişim araçlarının ve tepki iletişimlerinin (geribildirimlerin) içeriğini ve düzeyini etkilerken; iletişim konusunda çıkan/çıkabilecek olan sorunlara karşı gerekli uyarılar başta akademik dünya olmak üzere pek çok farklı çevre tarafından dile getirilmektedir. Kapitalist üretim biçiminin, ortaya çıkışından günümüze değin, sosyal ilişkilerin ekonomik, politik, teknolojik, kültürel, yasal vb. alanlarda resmi ve gayri resmi olarak denetlenmesi ve yürütülmesi sürecinde iletişim edim ve araçlarının kullanılmasının herkes tarafından görülmesine karşılık; dile getirilen sorunlara ilişkin olarak tedbir alınması yoluna nadiren gidildiği bilinmektedir. Egemen sistemin bireyler üzerindeki etkisinin ‘enformasyon toplumu’, ‘bilgi çağı’, ‘bilişim uygarlığı’ gibi sloganlarla gizlenmeye çalışıldığı XXI. yüzyılda, iletişimin tahakküm ve baskı sürecindeki rolünü açığa çıkarmaya çalışmanın güçlükleri ortadadır. Ulusal ve uluslararası ölçekte yürütülen çalışmalarda, iletişimle ilgili sorunların ilk nüvelerinin ortaya çıktığı aşamalarda dile getirilen uyarılar bu bağlamda önem kazanmakta; ancak yapılan bütün uyarılara ve getirilen eleştirilere rağmen tedbir alınması yoluna gidilmemesi sosyal örgütlenmede şaşırtıcı bir görünümün ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde duraklayan uluslararası ticaret, savaş sonrası dönemde ABD merkezli şirketlerin Batı Avrupa’ya yeniden imar ve inşaa, Latin ve Güney Amerika’ya kalkınma, Afrika’ya da medeniyeti ve demokrasiyi götürme politikalarıyla uyumlu bir genişleme sürecine girmiştir. 1960’ların sonlarından itibaren Japonya’nın başını çektiği Uzakdoğu ülkelerinin de dahil olduğu uluslararası ticaret, 1980’lerde Doğu Blok’unun da dağılmasıyla dünya genelinde işleyen bir yapıya kavuşmuştur. Kapitalist pazarların başlangıçta mal ve hammadde alışverişiyle işlettiği dinamikler günümüzde hizmetler sektörünü, fikri mülkiyet haklarını, bio-genetik ve sibernetik teknolojilerini içine alan geniş bir alanda gerçekleşmektedir. Sermayenin yoğunlaştığı ve yatırımların ‘en yüksek kar’ prensibiyle uyumlu olarak merkezileştiği günümüzde kapitalist ticaretin işleyişi, bir yandan ucuz emeğin ve sermayenin kullanılarak üretim maliyetlerinin azaldığı (asgari ücretlerin ve banka kredi faizlerinin düşük olduğu ve kısa-orta vadede düşüşünü sürdürdüğü), diğer yandan da ticarete konu edilen malların satın alma gücü yüksek olan piyasalardaki bireylere pazarlandığı bir ikiliğe sahiptir. Her iki durumun biraradalığı ise yükselen pazarlara (emerging markets) ve benimsenmiş markalara (in & trendy) işaret etmektedir.

Uluslararası ticareti yürüten çokuluslu holding toplulukları (conglomerate) -ki bu yeni yapılanmalar gerçekten çok fazla sayıda anonim ve limited şirketin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan birçok holdingin bütünleşmesiyle mevcudiyet kazanıp dünya ekonomisine yön vermektedir- telekomünikasyon (1,2 trilyon ABD Doları), iletişim (3,8 trilyon ABD Doları) ve bilişim (bilgisayar sanayii 800 milyar, elektrik-elektronik sanayii 400 milyar ABD Doları) alanlarında çok yüksek satış hacmine ulaşmışlardır . Pek çok ülkede bulunan merkezlerinde üretimlerini (ya da üretimlerinin belli bir aşamasını) gerçekleştiren ve dünya pazarındaki o ürünle ilişkili tüm tüketicileri hedefleyen (ürün ile ilişkili olmayan bireyleri de reklamlar aracılığıyla tüketim pratiklerine dahil eden), farklı ülkelerden sermayedarların ve/veya sermaye gruplarının sahipliğinde iş gören çokuluslu holding topluluklarının XX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktıkları ve hızla geliştikleri gözlemlenmiştir. 1966 yılında dünya imalat sektöründe faaliyet gösteren en büyük 500 şirketin % 61’i ABD, % 28’i Avrupa Topluluğu üyesi ülkeler ve % 7’si de Japonya merkezli iken, 1991 yılına gelindiğinde en büyük 500 şirketin % 31’i ABD’de, % 34’ü Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ve % 24’ü de Japonya’da yer almaktadır . Bu bulgu dünya ticaretindeki dönüşümün gelişim yönünü de (bir yandan uluslararası ölçekte faaliyet gösteren şirketlerin bile artan rekabet koşulları nedeniyle, özellikle Birleşik Devletlerde, birleşme–bütünleşme yoluna gittiklerini ve oligopol piyasa yapısının güçlendiğini diğer yandan da dünya ticaretinin Asya-Pasifik odaklı bir hal aldığını) ortaya koymaktadır.

Günümüzün çokuluslu holding toplulukları, kapitalist sistemin özünü oluşturan ekonomik karlılık ve büyüme prensiplerine bağlı olarak, iletişim, enformasyon saklama/aktarma/dağıtma, bilişim, ulaştırma ve sayısal ağlar kanalıyla pazarlama gibi çok farklı alanlarda faaliyet gösterirken; sermayenin merkezileşmesine buna karşılık çalışma ilişkilerinde sorumlulukların ve sonuçların parçalanarak dağılmasına uygun bir yapıya kavuşmuştur. İletişim ve telekomünikasyon dünyasının ekonomi-politiği, özellikle 1997 Asya Krizi sonrasında finansal piyasaların desteğindeki genişleme politikasının yerini durgunluğa bıraktığı ve mali yapıdaki sorunların birleşmelerle aşılmaya çalışıldığı yeni bir sürece girmiştir. Özellikle teknolojik donanım alanındaki (yeni iletişim teknolojilerinin görsel, sesli ve veri aktarımı boyutunda yaşadığı) entegrasyon, yazılım sektörünü de bütünleşme yönünde motive etmiş ve bireylerin yaşam tarzı üzerinde etkili olmuştur. Özellikle kapitalist pazarlarda çalışma koşullarının kuralsızlaştırılması (deregülasyonu), boş zaman diye tanımlanan, ancak temelde bütünüyle pazarın çıkarlarıyla uyumlu pratiklerle doldurulmuş zamanın önem kazanmasını sağlamıştır. Çalışma ilişkilerindeki yasal düzenlemelerle haftalık iş yükünün 35 saate (günlük 7 saate) çekilmesi, taşeron firmaların yönetiminde esnek çalışma koşullarının dayatılması ve uluslararası yasal düzenlemelerin (GATT, MAI, WIPO, WTO, NAFTA vb.) sendikalar ile işçi dernekleri üzerindeki olumsuz baskısı, çalışanın ve çalışmanın azaldığı; boş (!?) zamanın ise “tüketimle” arttığı bir sürece girilmesini sağlamıştır. Taksitli alışveriş, kredi kartları, banka kredileri, düşük faizle vadelendirilmiş ödemeler, çek ve senet aracılığıyla ileriye dönük ödeme taahhütleri tarafından ekonomik anlamda çerçevelenmiş; promosyon, reklam, halkla ilişkiler, müşteri ilişkileri yönetimi, tüketici koruma ve kaliteyi arttırma örgütleri gibi tekniklerle karar verme konusunda yönlendirilmiş bireylerin gerekli gereksiz tüketimlerine cevap veren şirketler için amaç, üretim anından bile önce markaya yönelik tutkunun yaratılması ve satın alıp kullanıldıktan sonra dahi yeterince tatmin olunmayıp markanın yeni türevleriyle yeni deneyimlere yelken açılmasıdır! Şirketlerin bu denli yoğunlaşmış rekabet ve piyasa dinamizmi ortamında, başlangıçtaki zihinsel tasarımdan sonuçtaki atık toplamaya değin tüm aşamaları kontrol altında tutmaya çalışması, ulusal ve uluslararası birleşme ve bütünleşmeleri de zorunlu hale getirmektedir.

Çalışan geniş kesimler, klimatolojik ve çevresel unsurlar, ulusal ölçekteki siyasal ve kültürel güç dengeleri ile kamusal alanın denetimi üzerinde çok büyük etkilere yol açan çokuluslu holding toplulukları (conglomerate), eğlence, turizm, telekomünikasyon ve bilişim sektörlerini, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinin gözde alanları haline getirirlerken, kendi kazançlarını arttırmayı da garanti altına almışlardır. AB, NAFTA, ASEAN gibi bölgesel işbirlikleri, şirketleri, maliyetleri düşürerek rekabet gücü kazanmaya ve genişleyen pazardaki yenilenen yasal mevzuata uyumlanmaya zorlamış; şirketler arasında evlilikler hız kazanmıştır. Özellikle Asya Krizi sonrası mali kaynak arayışları, şirket birleşmelerinin altın döneminin yaşanmasına neden olmuş; 1992 yılında Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları’nın % 42’sini sınırötesi şirket birleşmeleri ve satın almaları oluştururken, 1997 yılında bu oran % 59’a (236 milyar ABD Doları’na) ulaşmış ve 1999 yılındaki rekor sayıda evlilik sonrasında sadece ilk 9 ay için 608 milyar ABD Doları işlem hacmine erişmiştir . Özellikle telekomünikasyon ve iletişim sektöründe 1980’lerde Maxwell, Murdoch, Ted Turner gibi vizyonları mülkiyetçi, tutkuları mutlakiyetçi işadamlarının sergilediği öncü rolünü, 2000’lerde çokuluslu holding topluluklarını yönlendiren mali piyasalar üstlenmiştir. Mali piyasalar yazılım ve donanımın eğlence ile bütünleştirildiği Playstation’dan, sinema filmleriyle birleştirildiği Mobile Media Streaming’e uzanan geniş bir yelpazede telekomünikasyon, iletişim ve bilişim şirketlerine kaynak sağlayıcı oldukları gibi, binlerce çalışanın işini kaybettiği ve sayısız fabrikanın kapandığı birleşme sonrasında hisse senedi fiyatlarının yükselişleriyle de sermayedarları ödüllendirmişlerdir. 1980 sonrasında kamu kaynaklarının özelleştirilmesiyle gelişen özel sermaye gruplarının mülkiyetindeki haberleşme, ulaştırma ve enformasyon şirketleri; 1990’lardaki hukuksal ve örgütsel yeniden yapılanma (deregülasyon) süreci sonrasında azaltılacak maliyetlerin sınırına yaklaştıklarını algılayarak kaçınılmaz bir yoğunlaşma sürecine girmişlerdir. Kapitalist piyasalarda tekelciliğin kanunlarla yasaklanmış olması, pazarda uluslararası şirket iken çokuluslu holding topluluğu haline gelmiş sermaye grubunun çevresine toplanmış birkaç küçük çaplı şirketin varlığını sürdürmesini olanaklı kılmakta; ancak bu iki tür (yoğunlaşmış ve yerel) sermaye arasındaki ilişkinin içeriği bağımlılığa dayanmaktadır.

1990’ların sonundaki yoğunlaşmanın temelinde yer alan unsur, yeni iletişim teknolojilerindeki gelişmelerdir. İnternet, cep telefonu, VCD-DVD, ev sinema-ses sistemleri gibi yeni iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışı sonrasında, bu araçların birbirleriyle entegre edilmesi (yazılım ve donanım düzeyinde bütünleştirilmesi) gerekliliği, telekomünikasyon ve bilişim alanlarında şirket evliliklerinin yaşanmasını teşvik eden unsur olmuştur. Yaşanan yoğunlaşmanın en belirgin örneğini, 2000 yılında mali ve örgütsel konularda çalışmaların yürütülüp uzlaşmaya varılan ve dünya kamuoyuna 11 Ocak 2001 tarihinde açıklanan AOL-Time Warner Inc. birleşmesi oluşturmuştur. 327 ile 342 milyar ABD Doları arasında bir katma değer yarattığı hesaplanan birleşme, içerik üreticisi ile bu içeriği tüketicilere ulaştıran hizmet sağlayıcısının bütünleşmesi biçiminde gerçekleşmiştir. New York Borsası’nda bir gün içerisinde % 553 değer kazanan AOL hisse senetleri kazananın kim olduğu sorusuna verilebilecek en iyi cevabı sunmaktadır: Sermaye! Piyasa değerleri baz alındığında, Microsoft, General Electric ve Cisco Systems'ten sonra ABD'nin, 4'üncü büyük şirketi olan AOL-Time Warner’ın borsa değerinin Meksika’nın 2000 yılındaki GSMH’sine eşit bir rakama ulaşması, onu ancak sektördeki en büyük rakibi olan Microsoft ile rekabet edebilecek hale getirmiş bulunuyor. Wall Street yorumcularının sürekli olarak vurguladıkları “kişisel bilgisayarlarında AOL aracılığıyla internet erişimi sağlayanlar bir tuşla Time Warner'ın CNN, TNT ve TBS televizyonlarına, Warner Bros. arşivlerinden filmlere ya da WEA Inc. müzik marketlerinden her çeşit ürüne ulaşabilecek; Time Warner HBO kablolu hizmetlerinden yararlananlar da son teknoloji dijital televizyonlarından AOL Amazon.com’a bağlanıp internete girebilecekler” değerlendirmeleri, holdingler topluluğunun yaklaşık 79.000 çalışandan kaçının işine 1-3 yıl içerisinde son verileceğini ve 11 Eylül 2001 sonrasında kaç çalışanın sırf Ortadoğu kökenli olduğu için işten atıldığı konularını içermemektedir.

Global ölçekte faaliyet gösteren ve finansal piyasaların desteğinde (yeni ekonomi olarak da adlandırılan) telekomünikasyon-iletişim-bilişim sektörlerine yatırım yapan çokuluslu holding topluluklarının (conglomerate) taleplerine göre hareket eden çevre ülkesi hükümetlerinin çoğu, işçilerin daha yüksek ücret talep edebilecekleri düşüncesiyle doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında sendikal örgütlenmeleri yasaklamış; maliyetleri artırabileceği ve yabancı yatırımcıları ürkütebileceği gerekçesiyle çevre koruma önlemlerini gevşetmiş ve ulusal sanayinin lehine düzenlemeler içerdiği için kredi kuruluşlarınca şiddetle eleştirilen yasal mevzuatlarını yürürlükten kaldırmışlardır. Daha 1994 yılında ABD imalat sektöründe aylık işgücü maliyeti ortalama 2624 dolar iken, Malezya-Kuala Lumpur’da bu rakamın 130-150 dolar seviyesinde kalması; buna karşılık aynı dönemde, iş güvenliğindeki düzenlemelerden dolayı Malezya elektronik sanayisinde yer bulmuş kimi yabancı şirketlerin fabrikalarını ücretlerin daha da düşük olduğu (aylık ortalama 10-15 dolar) Vietnam’a taşıması konunun en somut örneğini oluşturmaktadır . Çokuluslu holding topluluklarının yatay, dikey, çapraz bütünleşme, şirket evlilikleri, yatırım ortaklıkları ve proje birliktelikleri ile erişmiş oldukları nokta daha çok kazanç karşılığında daha fazla kamusal kayıptır. Özellikle son yıllarda gerçekleşen şirket birleşmeleri, öncesinde getirilen bütün uyarılara rağmen, çalışanların mağduriyeti, geniş toplum kesimlerinin daha temiz ve yaşanabilir bir çevreden mahrumiyeti ve adil gelir dağılımı umutlarının mağlubiyeti ile sonuçlanmıştır. 1980’li yıllar boyunca telekomünikasyon ve bilişim sektörlerinde gerçekleştirilen özelleştirmeler, (1) kamu kaynaklarının sermaye gruplarına transferi, (2) transfer sonrasında devletin bu alanlarda vergi ve kaynak tahsisi bakımından ekonomik; iş yapış biçimi ile sosyal sorumluluk açısından etik düzeyde kontrolü yitirişi, (3) yeni örgütlenme tarzının neden olduğu sorunları gidermek amacıyla yasal düzeyde sektörün yeniden yapılandırılması (deregülasyon) ve (4) sermayenin de yeni düzenlemelere çokuluslu holding toplulukları etrafında yoğunlaşarak yanıt vermesi sürecini harekete geçirmiştir. Sürecin son dönemdeki görünümü Tablo 1’den izlenebilir. Asya Krizi sonrasında kapitalist dünya ekonomisinin yeniden büyümesini sağlayacak unsur olarak –özellikle telekomünikasyon ve bilişim sektörlerinde gerçekleşen– şirket evlilikleri ön plana çıkarılmış; birleşmeler uluslararası finans çevreleri tarafından da desteklenmiştir.

Tablo 1. Çokuluslu Holding Toplulukları ve Yoğunlaşma

Yıl

Hedef Şirket

Hisse Senetlerini Satın Alan Şirket

Tutarı

(Milyar ABD $)

Sektör

1999

Sprint Corp.

MCI-WorldCom

115

Telekomünikasyon

Telecom Italia

Deutsche Telekom

92,2

Telekomünikasyon

Air Touch

Vodafone

65,9

Telekomünikasyon

Total Fina

Elf Aquitaine

53,7

Petrol

U.S. West Inc.

Global Crossing

51,1

Telekomünikasyon

CBS Corp.

Viacom Inc.

40,8

Medya

Orange

Mannesmann

35,3

Telekomünikasyon

General Dynamics

Gulfstream Aerospace

5,3

Havacılık-Uçak

BAT

Rothmans

21,5

Sigara

2000

Time Warner

American Online (AOL)

342

Bilişim-Medya

Smith Kline

Glaxo Wellcome

76

İlaç

Veritas

Seagate

29

Bilişim

Warner Lambert

Pfizer

302

İlaç

Thomson Travel

Preussag

2,73

Turizm

Mobil

Exxon

78,95

Petrol

Telekomünikasyon sektöründe sermayenin yoğunlaşmasının neden olduğu sonuçlarla ilgili sayısız uyarıdan birisi de ABD California Üniversitesi İletişimbilim Profesörü Dan Schiller’in merkezi Washington’daki Economic Policy Institute için 1998 yılında hazırlamış olduğu Bad Deal of the Century: The Worrisome Implications of the WorldCom-MCI Merger (Yüzyılın Kötü Hedefleri: WorldCom-MCI Birleşmesinin Kaygı Uyandıran Yönleri) başlıklı raporda görülmektedir. Çalışmasında şirket birleşmelerinin yol açtığı sorunları kapsamlı bir biçimde dile getiren Dan Schiller’in hazırladığı raporun aşağıda sunulan resmi özeti, WorldCom-MCI birleşmesi öncesindeki sorunları ve değerlendirmeleri sınıflandırmasıyla dikkat çekmektedir:

WorldCom A.Ş. ile MCI İletişim Grubu’nun 37 milyar ABD $’lık birleşme teklifi, iş dünyası tarihinin en büyük iktisabını meydana getirebilir. Eğer yasa koyucular isteklerin gerçekleşmesine izin verirlerse, ülkenin internet “omurgası” ve ABD’nin uzun mesafede işgören dört büyük telekomünikasyon şirketinden ikisi birleşebilir.

Önerilen birleşme, ciddi bir biçimde antitröst ve rekabet konularındaki sorunları artırmakta ve bu durum her bir Amerikan tüketicisini ve işletmesini de etkilemektedir. Birleşmiş bir şirket, internet altyapısının % 50’sini (veya daha fazlasını) ve Amerika uzun mesafeli (long-distance) telefon pazarının % 25’ini kontrolü altına alacaktır. Birleşmenin onaylanması durumunda 1996 Telekomünikasyon Yasası’nın geçtiği Kongre’nin rekabeti destekleyen tavrına set konulacağına yönelik kaygılar da artmaktadır.

WorldCom’un, telekomünikasyon endüstrisini kontrolü altına alma teşebbüsü üç stratejik önceliğe dayanmaktadır: Sermaye (capital) pazarlarına imtiyazlı geçiş, internet omurgası üzerinde kontrolü artırma yoluyla pazar gücünde hızlı bir yükseliş ve geniş çapta tüketici pazarını ihmal ederek geniş hacimli işlere ve hali vakti yerinde abonelere tercihli hizmet götürme.

Bu rapora konu edinilen sorunla ilgili can alıcı kaygılarımızı sıralarsak;

• Önerilen birleşme, WorldCom’un internet üzerinde pazar gücü kurma girişimidir. Bu birleşme, şirketin internet omurgasını ve internetin başlıca şebeke giriş noktalarını idaresi altına almasını mümkün kılacak ve bu durum da internet bağlantısı üzerinde süre ve ücretlendirme konularında şirketin önemli bir güç kazanmasını sağlayacaktır. Gücün bu şekilde yoğunlaşması, bu kritik sektörde rekabeti artırmayı amaçlamış bulunan 1996 Telekomünikasyon Yasası’nı zayıflatabilir. Gerçekten de, bazı internet hizmeti sağlayıcıları iki büyük şirketin birleşmesi sonucunda karşılaşacakları ilave engelleri şimdiden protesto etmeye başlamış bulunmaktadırlar.

• Geniş hacimli kullanıcılara pazarlama, ülke tarihindeki ilk evrensel hizmet hedefini bir sisteme bağlayan 1996 Telekomünikasyon Yasası’nı yıkmaktadır. WorldCom şu andaki pazar pozisyonunu, ulaşmayı amaçladığı uygun tüketici grupları ve buna denk olarak da şu anda kasıtlı olarak ihmal ettiği diğer abone pazar kesimlerinden geçerek elde etmiştir. WorldCom’un MCI’ı ele geçirmesi ile iş dünyasından tüketicilere ve elit tabakadan çok sayıda bireysel kullanıcıya yoğunlaşılmasının şiddeti artacaktır. Bu birleşme ile, yeni şirketin, hizmetten mahrum kalmış yerel şebekeler ile uzun mesafe donanımlarını entegre etme ve özellikle bağlantılı internet hizmetleri aracılığıyla kapsamlı bir şekilde kamu hizmetinde olan ağlar ile çok sayıda kullanıcının çıkarına olan ve şirketlerden büyük ölçüde ayrışmış olan bağımsız altyapı kurma çabalarını tehdit ettiği görülmektedir.

• Birleşen şirketin mali sağlığı net değildir. WorldCom’un, eşsiz derecede şişirilmiş olan paylaşım ederine dayanan MCI için gerçekleştirdiği fiyat mücadelesi ve mali iktisap uygulaması güçlü bir nakit stoğu ile gerçekleşmiştir. 1995’te halihazırdaki yapısını kazanan WorldCom, 1972’deki anonim şirket haline gelişinden bu yana 20 küsur yerel ve uzun mesafeli telekomünikasyon şirketi ile internet şirketini ele geçirmek için genel para stoğunu kullanmıştır. 36.5 milyar $’lık ele geçirme teklifi, taşıyıcının (MCI) aylar öncesinden önerdiği fiyatı yaklaşık olarak ikiye katlamıştır. Borç yükünün artması ve WorldCom’un yönetimi altında bulunan bir MCI’ın, ödenen yüksek fiyatı haklı çıkarmak için yeterli karı sağlamasının mümkün olmaması olasılığından dolayı, WorldCom-MCI birleşmesi, endişelendirici mali problemlerle karşı karşıya kalabilecektir.

• İki şirketin birleşmesi ciddi sosyal zararlara neden olabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi, birleşme kamu tarafından kullanılan telekomünikasyon şebekesinin modernleştirilmesini sağlayan kaynakların payının azalmasına neden olabilir. Bunun yanı sıra, bu iki birleşik olmayan taşıyıcının pazar hakimiyetlerindeki artış endüstrideki çalışma/iş ilişkileri uygulamalarını etkileyecektir ve ücretlerin düşürülmesi yönündeki gelişmeyi şiddetlendirecektir.

WorldCom-MCI gerçekleşmek üzere olan bir hatadır. Birleşen şirketin mali sağlığı belirgin olmayabilir. Şirketin internet üzerindeki muhtemel hakimiyeti, rakip satıcılara, firmalara yer bırakmamaktadır ve ayırt edilemeyecek süreçler üzerinde bağlanmayı tehlikeye atmaktadır. İş dünyasından ve elit tabakadan kullanıcıları hedefleyen prim hizmetler, hizmetlerden yararlanan diğer tüketicilere harcama kalemi şeklinde geri dönebilir. Bütün bunlarla birlikte, bu değişimler tam da baştan başa ekonominin refahı için bu altyapının sağlığının çok önemli olduğu bir zamanda ülkenin telekomünikasyon sistemine zarar verebilir. Yasal düzenleyiciler, birleşen WorldCom-MCI pazar hakimiyetini etkili bir monopol pozisyonuna ulaştırmadan önce bu kaygıları dile getirmelidirler.

1997 yılı itibariyle 19,6 milyar ABD Doları iş hacmine sahip olan ve uzun mesafe ile uluslararası telekomünikasyon hizmetlerinde Birleşik Devletler genelinde ikinci sırada yer alan MCI ile 7,35 milyar ABD Doları kazanca sahip olup, 111 şehri fiber optik ağlarla birbirine bağlayan; ses ve veri aktarımı ile telekomünikasyon sektörünün dördüncü büyük şirketi olan WorldCom’un birleşmesi gerçekte MCI hisse senetlerinin ve faaliyet lisanslarının WorldCom’a tahsis edilmesi anlamına gelmiştir. MCI hissedarları birleşme sürecini takiben daha yüksek faaliyet gelirine rağmen yeni şirketin ancak yaklaşık % 45’ine sahip olabilmişler ve internet faaliyetlerine ilişkin yatırımlarında ABD Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı Temmuz 1998 tarihli kamusal kısıtlamalara uymak zorunda kalmışlardır. 11 Kasım 1997 tarihinde iki şirketin birleşeceğinin ilan edilmesini takiben 1997 yılını ABD borsalarında sırasıyla 1,13 $ ile 0,39$’dan kapatan MCI ve WorldCom’un hisse senedi fiyatları 1998 yılı kapanışında yine sırasıyla 1,10$ ve 0,87$ rakamlarını sergilemiştir. Bu durum, oluşan yeni çokuluslu holding topluluğunun egemenliğinin WorldCom (sermaye bakımından küçük grubun) hisselerine sahip olanlara geçtiğinin bir diğer ispatıdır.

Bu ve benzer gelişmeler, dünya telekomünikasyon ve bilişim sektörüne egemen olan çokuluslu holding topluluklarının faaliyetlerindeki önceliklere (işten çıkarma, çalışma koşullarında illegalleşme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma vb.) dikkatleri çekmektedir. Çokuluslu holding topluluklarının karlarını arttırabilmek için yeni pazarlara doğru genişleme, mevcut pazarlarda derinleşme, sektördeki rakiplerin mali krize girmelerini fırsat bilerek onları ele geçirme ya da onlarla finansal işbirliği yaparak bütünleşme ve kaynak sağlayıcılarla entegrasyona girip yoğunlaşma politikalarının ardında yatan temel neden ‘yokedici rekabet’tir. Yokedici rekabet, maliyetlerini azaltamayan ve pazar payını büyütemeyen şirketlerin iflaslarına, piyasadan çekilmelerine veya bütünleşerek kendi kurumsal kimliklerini yitirmelerine neden olmaktadır. Kapitalist pazarın işleyişinde önemli rol oynayan bu tarz bir rekabet, çokuluslu holding topluluklarının iş ilişkilerinde önemli bir yer tutan çalışanların haklarını ortadan kaldırarak/ihlal ederek/değersizleştirerek maliyetlerin düşürülmesi uygulamasını ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki, 1998 yılındaki MCI-WorldCom birleşmesinin henüz mürekkebi kurumadan yetersiz hale geldiği görülmüş ve 1999 Yaz’ında telekomünikasyon sektörünün bir diğer önemli ismi olan Sprint Corp.’un MCI-WorldCom tarafından ele geçirilme projesi uygulamaya konulmuştur. 115 milyar ABD Dolarlık bu muazzam birleşmeyi inceleyen Russell Mokhiber ve Robert Weissman’a göre Wall Street’in ve hisse senedi sahiplerinin memnuniyeti ile ABD Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) rahatlığı, vatandaşlara ve şirket çalışanlarına yansımamıştır . Telekomünikasyon sektöründe, şirketler arasındaki fiyat rekabetinin ve indirimli tarifelerin Bebek Bell’ler arasındaki birleşmeler ile MCI-WorldCom ve Sprint bütünleşmesi sonrasında askıya alındığına dikkat çeken Mokhiber ve Weissman, yoğunlaşmanın kökeninin Robert McChesney’in deyimiyle ‘aracın hiperticarileşmesi’nde (hypercommercialism of the medium) aranması gerektiğini dile getirmektedirler. Mokhiber ve Weissman’a göre ticari yoğunlaşma, demokraside geriye gidişin ve radyo ile internet teknolojilerindeki yakınsama (convergence) modası üzerinde yeni etkilerin habercisidir.

Telekomünikasyon alanında çokuluslu holding topluluklarının ortaya çıkmasına ve şirket birleşmelerinin olumsuz sonuçlarına ilişkin bir diğer uyarı ise ABD Illinois Üniversitesi İletişim Bilimleri Profesörü Robert W. McChesney’in The Nation dergisi için kaleme aldığı ve 29 Kasım 1999 tarihinde yayımlanan The New Global Media: It’s a Small World of Big Conglomerates (Yeni Global Medya: Büyük Çokuluslu Holding Topluluklarının Küçük Dünyası) başlıklı makalesinde görülmektedir. Makalesini, 1999 yılında yayımladığı Rich Media, Poor Democracy başlıklı kitabının (Illinois University Press) kısa bir özeti olarak tanımlayan McChesney’e göre büyük medya şirketlerinin evliliklerinin ardında, kazanılmış haklarla donanmış işgücüne karşı sermayenin işbirliği politikası yatmaktadır:

Doksanlar en azından önemli bir konuda asrın sonu (fin de siècle) olarak adlandırılabilecek bir on yıl olmuştur: Medya krallığının çok büyük bir dönüşüme uğramasına ramak kalması. Önceki dönemde medya sistemleri temelde ulusal bir yapıya sahipken, son birkaç yıl içerisinde global ticari/tecimsel medya pazarları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Paine Webber yatırım şirketinin medya analizcisi Christopher Dixon konuya ilişkin “Olup biten ne?” sorusuna “Bu bir global oligopolün yaratılması. Bu yüzyılın başlarında petrol ve otomotiv endüstrisinde gerçekleşen bu durum, şimdi de eğlence endüstrisinde gerçekleşmektedir” yanıtını vermektedir.

Medya sahipliğinde yaşanan kuralsızlaştırma ile Avrupa ve Asya pazarlarındaki televizyon kanallarının ve yeni iletişim teknolojilerinin özelleştirilmesinin kazançları, medya devlerinin ulusal ve uluslararası boyutta üretim ve dağıtım ağları üzerinde güç kazanmalarına olanak sağlamıştır. Çok kısa bir süre içerisinde global medya pazarı, Birleşik Devletler medyasına hükmeden aynı sekiz ulusötesi şirketin (TNCs) idaresi altına girmiştir. Bu şirketler: General Electric, AT&T/Liberty Media, Disney, Time Warner, Sony, News Corporation, Viacom and Seagram ve Alman asıllı çok uluslu holding topluluğu olan Bertelsmann’dır. Süreç içerisinde birkaç yeni şirket ile farklı siyasi ve sosyal faktörlerin de panoramaya dahil olmasıyla, egemenlik mücadelesi devler ile onların yakın rakipleri arasında süregitmektedir. Ancak endüstri Birleşik Devletler’de olduğu gibi global düzeyde de oldukça yoğunlaşmıştır. Örneğin yıllık kazançlar bazında dünyanın en büyük medya şirketi olan Time Warner (1998 yılı geliri 27 milyar Amerikan Doları’dır) listede 50. sırada yer alan şirketten yaklaşık elli misli daha büyüktür.

....

Global medya pazarı, dört veya beş düzine ikincil düzeyde şirket tarafından tamamlanmış olmakla birlikte, bu şirketler ulusal veya bölgesel elektrik santrali ya da ticari yayıncılık gibi pazarları kontrolleri altında bulundurmaktadırlar. Bu ikincil düzeydeki şirketlerin yaklaşık olarak yarısı Kuzey Amerika merkezli olup; geri kalanın büyük bir bölümü ise Batı Avrupa ve Japonya kökenlidir. İkincil düzeydeki şirketlerin her biri kendi çapında birer dev olup, dünyadaki binlerce büyük şirket içerisinde kıdemli bir yere ve faaliyet alanlarında her yıl 1 milyar Amerikan Doları’ndan daha fazla kazanca sahiptirler. İkincil düzeydeki medya şirketlerinin isim listesinde Kuzey Amerika’dan Dow Jones, Gannett, Knight-Ridder, Hearst and Advance Publications; Avrupa’dan Kirch Group, Havas, Mediaset, Hachette, Prisa, Canal Plus, Pearson, Reuters ve Reed Elsevier yer almaktadır. Sony’nin haricindeki Japon şirketleri ise neredeyse sadece yerel üretici düzeyinde kalmışlardır.

....

Kitap, dergi ve gazete yayımcılığını, müzik kayıtlama sanayiini, TV program yapımcılığını, TV istasyonlarını ve kablolu kanalları, uydu TV sistemlerini, film yapım ve gösterimini içeren dünya medyasının büyük bir kısmını onaltı veya onyedi adet birincil ve ikincil dev şirket kontrolleri altında bulundurmaktadır. Ancak sistem hala oldukça fazla düzenlemeye tabi olmaktadır. Özellikle karlı Asya pazarlarında yeni ikincil şirketler ortaya çıkmaktadır ve muhtemelen birincil medya devlerinin sıralaması içerisinde daha fazla karışıklığa neden olacaklardır. Aynı zamanda şirketlerin sadece global düzeyde hareket ederek başarılı olmalarının garantisi bulunmamaktadır. Buradaki önemli nokta bu konuda başka bir seçeneklerinin bulunmamasıdır. Bazıları, belki de birçoğu, borçlarının artması veya karsız/verimsiz rizikolar almaları nedeniyle sendeleyeceklerdir. Bununla beraber şanslı oldukları nokta, başlangıçtakine nazaran daha kararlı-durağan (stable) bir medya pazarının kurulma sürecinin sonlarında bulunuyor olmamızdır. Nitekim bunun şekil kazanması ile birlikte gerçekleşebilecek bir başka olasılık da dünyada lider olan medya şirketlerinin kendilerini oldukça verimli bir pozisyonda bulmalarıdır. Bu, onların mücadele verdikleri ve sağlamlaştırmaya çalıştıkları bir konumdur.

Global medya sistemi, ekonomik anlamda kökten rekabetçi olmayan bir sistemdir. Birçok büyük medya şirketinin başlıca hissedarları aynı olup; bu şirketlerin yönetim kurulları ve mülkiyetleri aynı kişilerden oluşmaktadır. Variety, 1997 için elli büyük global medya şirketinin listesini oluşturduğu zaman, ‘çılgınca birleşme’ ve çapraz tekelleşmenin, ‘bizleri sersemletecek düzeyde karmaşık olan karşılıklı ilişkiler ağı’ ile sonuçlandığına dikkat çekmiştir. Global pazar, şirketleri, medya devlerinin hepsinin bir parçasına sahip olduğu karşılıklı girişim ortaklıkları kurma yönünde ısrarla teşvik etmektedir. İspanya’nın büyük medya şirketi ve Avrupa’daki 12 büyük özel medya şirketinden birisi olan Sogecable’ın İcra Direktörü (CEO)’nün Variety’ye ifade ettiği gibi strateji, “uluslararası şirketlerle rekabet etmek değil, onlara katılmaktır”. Bu konuda global medya pazarı, ekonomi ders kitaplarında yer alan rekabetçi pazardan ziyade, daha çok bir kartele benzemektedir.

Global çok uluslu holding toplulukları, özellikle de medya sistemlerinin fırsatçı eş-dost ilişkileriyle sıkı sıkıya kontrol altında tutulmakta olduğu ülkelere (Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi) ya da medya üzerinde yoğun bir şekilde devlet sansürünün bulunduğu ülkelere (Asya’nın bazı bölgelerinde olduğu gibi) girdiklerinde kültür üzerinde zaman zaman ilerici etki yaratmaktadırlar. Global ticari medya sistemi, eğer kar amaçlı olmazsa hiçbir gelenek veya alışkanlığa dengeli bir şekilde ilgi duymayacak şekilde radikaldir. Ancak nihayetinde politik olarak tutucudur, çünkü medya devleri bütün dünyada varolan sosyal yapıdan önemli derecede fayda sağlamaktadır ve mülkiyet veya sosyal ilişkilerdeki herhangi bir karışıklık -özellikle de büyük çapta gücünü azaltabilecek olanlar- çıkarlarına ters düşmektedir.

....

Global medya sisteminin kaderi aynı zamanda global kapitalizm ile karışık bir biçimde örülüdür ve Birleşik Devletler medyasının kendisini tebrik mahiyetindeki serbest pazar kutlamalarına rağmen uluslararası sistem zaafiyet sinyalleri vermektedir. Yirmibirinci yüzyılın sözde kaplanı olan Asya, 1997 yılında büyük bir kriz yaşamış olup; düzelmesi halen netleşmiş değildir. Global bir buhran olmasa bile dünyanın o bölgelerinde ve bu ekonomik büyüme çağında, geride bırakılan bu bölgeler içerisinde yaşayan nüfus arasında hoşnutsuzluk patlak vermek üzeredir. 80’lerden bu yana pazar reformlarının bir diğer övünme şampiyonu olan Latin Amerika, Dünya Bankası yetkililerinin deyimiyle “eşitsizlikteki büyük artış” ile karşı karşıyadır. Tecimsel medya hakimiyeti direnmeyi oldukça zorlaştırmasına karşılık, neo-liberal ekonomik modelin ve yaratılmasında yardımcı olduğu global medya sisteminin zafer kazandığını yalancı çıkaran, yaygın bir muhalefet görünümünü hayal etmek de o kadar zor olmasa gerek.

Yukarıda sıralanan bütün bu değerlendirmelerin ışığında telekomünikasyon, iletişim ve bilişim sektörlerinin XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde kapitalist dünya ekonomisinin taşıyıcı gücü olacağı; bu düzeyde önem kazanmasından hareketle neden olduğu sorunların görmezden gelinmesinin/umursanmamasının/önemsizleştirilmesinin tercih edildiği ve bütün uyarılara rağmen sorunlara yönelik tedbirler alınmaksızın faaliyetlerin yürütülmeye çalışıldığı görülmektedir. Unutulmamalıdır ki, sorunlara yanıt olarak geliştirilecek tedbirler, salt ‘uyaranlar’ın değil; farklı çözümlere gözlerini kapayan azınlık ile getirilen çözümlere karşı sessiz kalan çoğunluğun da sorunudur!


Notlar:


Cess Hamelink, 1997, “International Communication: Global Market and Morality”, içinde International Communication and Globalization, London, Sage, p.92-118.

Gülten Kazgan, 2002, Küreselleşme ve Ulus-Devlet: Yeni Ekonomik Düzen, İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 171.

Wayne Ellwood, 2002, Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu, çev. Betül Dilan Genç, İstanbul, Metis, s. 50-57.

Betimleme için bakınız Richard Barber, 2003, McWorld’e Karşı Cihad, çev. Eser Birey, İstanbul, Cep Kitapları, s.156.

William Greider, 2003, Tek Dünya: Küresel Kapitalizmin Manik Mantığı, çev. Yavuz Alogan, Ankara, İmge, s. 82.

OECD World Investment Report, 2001; Thomson Financial Securities Data, 2001; Wayne Ellwood, 2002, age.

Russell Mokhiber ve Robert Weismann, 13 Oct. 1999, Hold On to Your Phone Bill! It’s Merger Time, http://www.motherjones.com/fotc/fotc6.html.




iD içinde
ilef.net'te
Web'de
ilef tanıtım filmi
radyoilef Canli Yayin
ilef Fotograf Galerileri
Gorünüm
ilef Web Sitesinden

2013-2014 Güz (TDİ101- YDİ101-YDİ102) UZEM Mazeret Sınavları

2013-14 Güz Dönem Sonu Sınav Programı

HALKLA İLİŞKİLER MODELLERİ DERSİ HAKKINDA

Can Dündar İLEF'te

2013-14 Güz Mazeret Sınav Programı

2013-2014 Güz Yarıyılı TDİ-I ile YDİ-101 ve 201( İng.) Uzaktan Eğitim Derslerinin Ara Sınav Programı


 

Bu yazıyı  Yazdır |   Sayfa Başı  
 
ilef © 1996-2011 ilef Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm hakları saklıdır. | Fakülte iletişim bilgileri